Allah'ın yasak ettiği bir şeyi -mesela hırsızlık yapmak günah olduğu gibi, emrettiği bir şeyi yapmamak da -mesela namaz kılmamakta- aynı şekilde günahtır.
Günahların hepsi eşit değildir. Bir yabancı kadının ırzına geçmek günah olduğu gibi sözle, elle sarkıntılık etmek de günahtır. Ama bunlar aynı seviyede değildir. Bunun için günahlar, büyük ve küçük olmak üzere iki kısma ayrılır.
İnanmış olan kimse, büyük olsun küçük olsun, o günahı kime karşı yaptığını düşünerek bütün günahlardan sakınmalıdır. Özellikle büyük günahlara yaklaşmamalıdır. Çünkü büyük günahların küçük günahlara nisbetle sorumluluğu daha ağırdır.
Büyük olsun küçük olsun, günah işleyen kimse dinden çıkmış olmaz, ancak günahkâr olur; mü'mindir, ama kusurlu mü'mindir. Bu konuda alimler arasında görüş ayrılığı yoktur.
Biz burada dinimizde büyük sayılan günahların önemli bir bölümüne işaret edeceğiz.
ŞİRK
Büyük günahların en büyüğü şirktir. Şirk, Allah'a ortak koşmak, Allah'tan başka ilâh olduğuna inanmak. Daha açık bir ifade ile Allah'ın ortağı olduğunu kabul etmektir, bu anlamdaki şirk, sadece büyük günah değil, aynı zamanda küfürdür. Yani Allah'ın ortağı olduğuna inanan kimse mü'min değildir. Peygamberimiz zamanındaki müşrikler, Allah'a inanıyorlardı. Ancak Allah'a ortak koştuktarı için mü'min sayılmıyorlardı.
Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:
"İlahınız bir tek ilahtır. O'ndan başka ilah yoktur. O rahmandır, rahimdir." (Bakara, 162)
"De ki O, Allah birdir. Allah sameddir. O doğurmamış ve doğurulmamıştır. Hiç bir şey O'na eş ya da denk değildir." (İhlas Suresi)
"Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka tanrılar bulunsaydı yer ve gök kesinlikle bozulup gitmişti. Demek ki Arş'ın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir." (Enbiya, 22)
Bu âyet, Allah'ın bir olduğunu, eşi ve denginin bulunmadığını gösteren inandırıcı ve ikna edici bir delildir. Evrende her şeyin yerli yerinde olması, bir bozukluğun ve düzensizliğin bulunmaması, onu yaratan ve yönetenin bir olduğunu ve ortağının bulunmadığını göstermektedir.
Allah'a ortak koşan kimse en büyük günahı işlemiştir. Bundan tevbe etmedikçe yani şirki terketmedikce Allah Teâlâ onu bağışlamaz. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:
"Allah kendisine ortak koşulmasını elbette bağışlamaz; bundan başkasını dilediği kimse için bağışlar. Allah'a ortak koşan kimse büyük günah ile iftirada bulunmuş olur." (Nisa, 48) Çünkü Alllah'ın ortağı yoktur.
İbadet yalnız Allah'a yapılan ve ancak O'nun hakkıdır. Çünkü insanı yaratan, yaşatan ve üstün yeteneklerle donatan O'dur.
Onun için de en üstün saygı demek olan ibadet de O'nun hakkıdır. Ondan başkasına ibadet yapılmaz. Bunun için O'na yapılan ibadete başkasını ortak etmek de şirktir, belki de şirkin en yaygın olanıdır. Bazı kimseler farkında olmadan bu günahı işlemekte; Allah'a gösterilmesi gereken saygı ve tazimin benzerini insanlara da göstermektedirler. Halbuki günde beş vakit kıldığımız namazın her rekatında okuduğumuz Fatiha sûresinde:
"Ey Rabbımız, yalnız Sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz." diyoruz.
"Hristiyanların Meryem oğulu İsa'yı övdükleri gibi beni övmeyin. Şüphesiz ki ben, Allah'ın kuluyum. Bana, "Allah'ın kulu ve elçisi" deyiniz." (Buharî, Enbiya, 48)
Hristiyanlar Hz. İsa'yı aşırı derecede överek onu ilahlaştırmışlar ve küfre gitmişlerdir. Çünkü Hz. İsa ilah değil, bizim Peygamberimiz gibi Allah'ın kulu ve elçisidir. Onu ilahlaştırmak, onu övmek değil, aksine ona hakarettir.
Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruluyor:
"Andolsun ki, "Allah, kesinlikle Meryem oğlu Mesih'tir" diyenler kâfir olmuşlardır. Halbuki Mesih, "Ey İsrailoğulları Rabbim ve rabbınız olan Allah'a kulluk ediniz. Biliniz ki kim Allah'a ortak koşarsa muhakkak Allah ona cenneti haram kılar; artık onun yeri ateştir ve zalimler için yardımcılar yoktur." demiştir." (Maide, 72)
Hz. İsa, Hristiyanları uyardığı halde onlar onu dinlememiş ve ona tanrılık isnad ederek küfre gitmişlerdir. Çünkü onun tanrılıkla bir ilgisi olmadığı gibi böyle bir iddiası da yoktu. O, Allah'ın kulu ve elçisi idi.
Peygamberimiz, Hristiyanların düştükleri bu korkunç hataya düşmememiz için bizi uyanyor. Çünkü Peygamber de olsa bir insanı aşırı derecede övmek -Allah korusun- insanı şirke götürür.
Allah'a yapılan ibadete başkasını ortak koşmak şirk olduğu gibi, gösteriş için, bir çıkar veya itibar sağlamak için ibadet etmek, hayır yapmak da şirkin bir başka çeşididir.
Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:
"Her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, iyi iş yapsın ve Rabbine ibadette hiç bir şeyi O'na ortak koşmasın." (Kehf, 10)
Gösteriş için yapılan ibadeti, hayır ve hasenatı, Allah kabul etmez. Böyle bir ibadetin Allah katında bir değeri de olmaz.
Peygamberimiz, Allah Teâlâ'nın şöyle buyurduğunu bildirmiştir:
"Ben ortakların ortaklıktan en müstağni olanıyım. Her kim yaptığı amel ve ibadette bana başkasını ortak yaparsa onu bana koştuğu ortağı ile başbaşa bırakırım (yani yaptığı amellerin sevabından mahrum ederim.)" (Müslim, Zühd, 5)
İbadeti, her türlü gösterişten uzak, yalnız Allah rızası için yapmalı, bunda dünya ile ilgili bir çıkar sağlama düşüncesi olmamalıdır.
ADAM ÖLDÜRMEK
Allah'a ortak koşma günahından sonra en büyük günah, adam öldürmektir. Allah Teâlâ'nın en güzel surette yarattığı ve kâinattaki her şeyi hizmetine verdiği insana haksız yere kıymaktır.
Dinimize göre herkes yasama hakkına sahiptir. Bu hakkı insana yüce Allah vermiştir, insanı bu haktan mahrum etmeye, Allah'tan başka hiç kimse yetkili değildir. Bunun için başkasını haksız yere öldüren kimse büyük günah işlemiş olur. Çünkü Allah Teâlâ: "Haklı bir sebep olmadıkça Allah'ın haram kıldığı cana kıymayın." (İsra, 33) buyurmuştur.
Haklı bir sebep olmadan başkasını öldürmek dinimize göre insanlık suçudur. Bir insanı öldürmek, bütün insanları öldürmek gibi günahtır.
Kıyamet günü insanlar dünyada yaptıklarının hesabını verirken ilk önce bu suçtan sorgulanacaklardır. Bunu Peygamberimiz haber vermişler, şöyle buyurmuşlardır:
"Kıyamet gününde insanlar arasında ilk görülecek dava kan davasıdır." (Buhari, Rikak, 48; Müslim, Kasame,8)
Bir insanın başkasını öldürmesi büyük günah olduğu gibi, kendi canına kıyması yani intihar etmesi de aynı derecede büyük günahtır.
Peygamberimiz buyuruyor:
"Kim ki keskin bir âletle kendini öldürürse, bu kimse cehennem ateşinde o âletle azab olunur." (Buhari, Cenaiz, 84)
İnsan dünyada çeşitli sıkıntı ve üzüntülerle karşılaşabilir. Ancak karşılaştığı sıkıntılara sabrederek onlardan kurtulmaya çalışması ve Allah'a sığınarak O'ndan yardım dilemesi gerekir. Yoksa düştüğü bunalımdan kurtulmak için canına kıyması ve böylece kurtulacağını sanması yanlıştır. Çünkü Peygamberimiz, ölüm ile yaşlılıktan başka her derdin bir çaresi olduğunu bildirmiştir. Yeterki insan, içine düştüğü sıkıntıdan kurtulmak için moralini bozmadan ve ümidini yitirmeden çaresini arasın.
NAMUSLU KADINLARA İFTİRA ATMAK
İftira etmek de büyük günahlardandır.
İftira: Bir kimsenin yapmadığı bir şeyi yaptı demek, söylemediği bir sözü söyledi diyerek ona kara çalmaktır.
İftira, toplumu rahatsız eden sosyal bir hastalıktır. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruluyor:
"Hakkında bilgi sahibi olmadığın şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi yaptıklarından sorumludur." (İsra, 36)
Bu âyet-i kerime, iyi bilmediğimiz herhangi bir konuda bir şey söylemenin doğru olmadığını, bunun insanı sorumlu kılacağını bildirmektedir.
İftiranın çeşitleri vardır. En kötüsü hiç şüphe yok ki, iffetle ilgili olanıdır.
Namuslu bir kadına iftira etmek onun dünyasını yıkar. Çünkü iffet kadının en değerli varlığıdır, iftira onu perişan eder. Günahsız yere ölünceye kadar üzüntü çekmesine sebep olur.
Peygamberimiz, namuslu kadınlara iftira etmeyi, insanı helak edici günahlardan saymış, şöyle buyurmuştur:
"İnsanı mahveden yedi şeyden kaçının."
-Ey Allah'ın elçisi, bu yedi şey nedir? diye sorduklarında, Peygamberimiz:
"Allah'a ortak koşmak, sihir yapmak, Allah'ın, öldürülmesini haram kıldığı bir kimseyi haksız yere öldürmek, yetim malı yemek, faiz yemek, düşmana hücum anında savaştan kaçmak, namuslu kendi halinde olan mü'min kadınlara zina iftirası yapmaktır" buyurdu. (Buhari, Tıb, 48; Müslim, İman, 38)
Günahsız yere insanların azab çekmesine ve huzursuz olmasına sebep olmak ne kötü bir davranıştır. İnsan kendisine yapılmasını istemediği bir şeyi başkasına da yapmamalı, üç günlük dünya için ahiretini yıkmamalıdır.
ZİNA ETMEK
Zina da büyük günahlardan birisidir.
Zina, birbiriyle evli olmayan kimselerin cinsi ilişkide bulunmalarıdır.
Dinimiz zinayı yasaklamıştır. Çünkü zinanın pek çok zararları vardır.
Her şeyden önce insan sağlığını bozar. Pek çok zührevi hastalıkların kaynağı zinadır. Hatta bugün insan sağlığını tehdit eden aids hastalığı da çoğunlukla cinsel ilişki ile bulaşmaktadır.
Zinanın çoğaldığı toplumlarda ölüm olaylarının artacağını haber veren Peygamberimiz bu noktaya dikkatimizi çekmiştir.
Aile için en büyük tehlike hiç şüphe yok ki zinadır. Çünkü zina ailenin kurulmasını engeller. Kurulmuş olan aileyi ise yıkar perişan eder. Aile ise toplumun çekirdeğini oluşturur. Çocuk ailede büyür. Ahlâk ve terbiyesini aileden alır. Ailenin tehlikeye girmesi, toplumun tehlikeye girmesi demektir. Bunun içindir ki dinimiz zinayı yasaklamıştır. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:
"Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o, şüphesiz bir hayasızlıktır, kötü bir yoldur." (İsra, 32)
Peygamberimiz de şöyle buyurmuştur:
"Allah'a ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocukları öldürmemek, kendiliğinizden uyduracağınız hiç bir yalanla bühtan ve iftirada bulunmamak, doğru işde isyan etmemek üzere bana biat edeniz." (Buhari, İman,11; Müslim, İman, 24)
"Zina eden, zina ettiği vakit mü'min olduğu halde zina etmez. Hırsızlık yapan hırsızlık yaptığında mü'min olduğu halde hırsızlık yapmaz. İçki içen içki içtiği vakit mü'min olduğu halde içki içmez." (Buhari, Eşribe, 1)
SAVAŞTAN KAÇMAK
Dinimizin bize yüklediği bir takım görevler vardır. Vatanı korumak ve gerektiğinde bu uğurda savaşarak ölmek, bu görevlerden birisi ve önemlisidir. Çünkü din, namus ve bağımsızlık gibi kutsal değerler, ancak vatan sayesinde korunabilir.
Bunun içindir ki inanan insanlar olarak vatanımız için katlanamayacağımız hiç bir fedakârlık yoktur.
Vatan savunması için askerlik yapmak, millî olduğu kadar da dinî bir görevdir. Çünkü vatan savunması aynı zamanda dinin savunması demektir.
"Dinimiz askerliğe büyük önem vermiştir." Sınırda bir tam gün nöbet beklemenin bir ay gündüz nafile oruç tutup gece ibadet etmekten daha çok sevap olduğunu Peygamberimiz müjdelemiştir. (Müslim, İmare, 50)
Askerlik, gerektiğinde savaş için bir hazırlıktır. Vatan için savaşmak ise Allah'ın emridir. Peygamberimize hangi davranışın daha üstün olduğunu soran kimseye: "Allah'a inanmak ve O'nun yolunda savaşmaktır." (Buhari, İman, 18; Müslim, İman, 36) buyurmuştur.
Vatan için savaşırken ölenlere şehit denir. Şehitlik ise bir müslümanın dünya'da erişebileceği en yüksek mertebedir.
"Peygamberimiz, öldükten sonra cennete giren hiç bir kimse, bütün dünya kendisine verilecek olsa dahi tekrar dünyaya dönmeyi istemeyecektir. Yalnız şehitler, şehitliğin üstünlüğünü gördüklerinden dünyaya dönüp de tekrar on defa şehit olmayı arzu edeceklerini, haber vermişlerdir." (Buhari, Cihad, 21)
Düşmanla savaşmak ve şehit olmak, ne kadar üstün mükâfata erişmeye vesile ise, savaştan kaçmak da o kadar büyük suç ve günah sayılmıştır.
Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:
"Ey mü'minler, (savaşta) toplu halde kâfirlerle karşılaştığınız zaman, onlara arkanızı dönmeyin (korkup kaçmayın). Tekrar savaşmak için bir tarafa çekilme ve diğer bölüğe ulaşıp mevzi tutma durumu dışında kim öyle bir günde onlara arka çevirirse (korkup kaçarsa) Muhakkak ki o, Allah'ın azabı ile döner, yeri de cehennemdir. O ne kötü varılacak yerdir." (Enfal, 15-16)
İslâm tarihinde konu ile ilgili bir olay var, Tebûk seferine katılmayan üç kişi ile ilgili bu olay gerçekten savaştan kaçmanın Allah ve Peygamberi tarafından en ağır şiddet ve nefretle karşılandığını görüyoruz.
Tebûk seferine mazeretleri olmadığı halde katılmayan Ka'b b. Mâlik, Murare b. er-Rebî el-Amrî ve Hilâl b. Ümeyye el-Vakıfî Peygamberimiz tarafından çok ağır bir şekilde cezalandırılmışlardır. Peygamberimiz bunları topluluktan ayırmış, müslümanların bunlarla konuşmasını yasaklamıştır. Bunlar çarşı pazarda dolaşırken karşılaştıktan hiç kimse bunlara selâm vermez, konuşmaz, yüzlerini dönerdi, içinde yaşadıkları toplumun kendilerine karşı olan bu tavrından son derece etkilenen bu kimseler çok daralmış ve bunalmışlardı. Allah'a yalvarıyor bu suçlarının bağışlanmasını diliyorlardı.
Nihayet elli gün sonra Allah Teâlâ, tevbelerini kabul buyurmuş ve kendilerini bağışlamıştı. Konu ile ilgili şu âyet inmişti:
"Ve (savaştan) geri bırakılan üç kişinin de tevbelerini kabul etti. Yeryüzü, genişliğine rağmen onlara dar gelmiş vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı. Nihayet Allah'tan yine Allah'a sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı. Sonra (eski hallerine) dönmeleri için Allah onların tevbesini kabul etti. Çünkü Allah tevbeyi çok kabul eden, pek esirgeyendi." (Tevbe, 118)
Bu olaya şahit olanlar bundan büyük ders almışlar, bundan sonraki seferlerden mazeretsiz geri kalan olmamıştır.
SİHİR YAPMAK
Büyük günahlardan birisi de sihir yapmaktır.
Sihir, sebebi gizli olan şeye denir ki gözbağcılık ve hilekârlık şeklinde cereyan eder.
Biz buna "Büyü" ve "Efsun" diyoruz.
Çok eskidenberi sihir hemen her toplulukta yapılagelmiştir.
Sihrin değişik yollan ve pek çok çeşitleri vardır.
Sihir daha çok ruhlar üzerinde etkili olur. Düşünceleri karıştırır, gönülleri çeler, ahlâkı perişan eder. Karı ile kocanın arasını ayırır, aile yuvasını yıkar. İnsanları birbirine düşürür, toplumun huzurunu bozar.
İşte bu sebeple dinimiz sihri yasaklamış, sihir ile meşgul olanların kötü ruhlu insanlar olduklarını, dünyada da ahirette de perişan olacaklarını bildirmiştir.
Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur: "Büyücü nereye varırsa iflah olmaz." (Tâhâ, 69)
Sihirbazın sihir yapması günah olduğu gibi bir kimsenin sihir yaptırması da günahtır.
Peygamberimiz buyuruyor:
"Kuş uçuran ve kendisi için kuş uçurulan, fala bakan veya baktıran, sihir yapan veya yaptıran bizden değildir. Kim bir falcıya gider de onun söylediğine inanırsa o kimse Muhammed (s.a.v) indirilen (Kur'an-ı Kerim)'i inkâr etmiş olur." (et-Terğib ve't-Terhib, c.4, s.33, Beyrut 1938)
YETİM MALI YEMEK
İnsanlar, zenginlik ve fakirlik yönünden eşit değildir. Bir kısmının malî durumu iyi iken bir kısmı da fakirdir. Anne ve babası ile aile yuvasında huzur içinde büyüyen çocuklar olduğu gibi, öksüz kalmış ve yuvası dağılmış ve yıkılmış çocuklar da vardır. Sonuç olarak insanların sosyal durumları aynı değildir.
Bunun için dinimiz, durumu her yönü ile iyi olanların yoksulları ve öksüzleri görüp gözetmelerini öğütlemiştir.
Kendi çocuklarımız gibi öksüzler de bize Allah'ın emanetidir. Çocuklarımızla ilgilendiğimiz gibi onlarla da ilgilenmemiz lazımdır. Çünkü onların anası da babası da biziz. Onların, kendi çocuklarımız gibi eğitilip yetiştirilmesi ve toplum için yararlı birer insan haline getirilmesi bizim görevimizdir.
Öksüzlerin kendileri gibi mallarını da korumak görevimizdir. Yetimlerin mallarını kendi mallarına katarak yiyenler büyük vebal altında kalır, büyük günah işlemiş olurlar.
Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:
"Haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler, şüphesiz karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar; zaten alevlenmiş ateşe gireceklerdir." (Nisa, 10)
ANNE BABAYA ASİ OLMAK
Müslümanın iki önemli görevi vardır.
Birisi, yalnız Allah'a ibadet etmek, diğeri de Allah'ın yaratıklarına şefkat ve merhamet göstermektir.
Allah'ın yaratıklarından insana en yakın olan anne ve babadır. Çünkü onlar, insanın dünyaya gelmesine sebeptir. Sadece dünyaya gelmesine sebep değil, aynı zamanda onu büyüten, yetiştiren, terbiye eden ve eğiten insanlardır. Bu hizmetleri için bir karşılık beklemedikleri gibi bir ağırlık da duymamışlar, bu hizmetleri seve seve yapmışlardır. Kendileri yememiş çocuklarına yedirmişler, giymemiş çocuklarına giydirmişlerdir. Çocuklarının rahatı için hiç bir fedakârlığı esirgememişlerdir.
İşte bunun içindir ki dinimiz anne ve babaya karşı saygısızlığı yasaklamış ve bunu büyük günahlardan saymıştır.
Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
"Büyük günahlar; Allah'a ortak koşmak, anne ve babaya karşı gelmek, adam öldürmek ve yalan yere yemin etmektir." (Buhari, Eyman, 16)
"Üç şey vardır ki, bunlar ile yapılan amelin faydası olmaz: Allah'a ortak koşmak, anne ve babaya asi olmak ve savaştan kaçmaktır." (et-Terğib ve't-Terhib, c.3, s.328, Beyrut, 1938 (Hadisi, Taberani, rivayet etmiştir.)
"Allah'ın rızası, anne ve babanın rızasındadır. Allah'ın gazabı, anne ve babanın gazabındadır." (Tirmizi, Birr, 3)
Anne ve babaya özellikle yaşlandıklarında, yapılacak hizmet, kişinin Cennet'e girmeyi haketmesine, aksi ise cenneti kaybetmesine ve cehenneme gitmesine sebeptir. Nitekim Peygamberimiz:
"Burnu sürtülsün (yani zillete uğrasın), yine burnu sürtülsün, yine burnu sürtülsün," buyurdu. Kendisine soruldu:
-Kimin ey Allah'ın Resulü? Peygamberimiz:
"Anne, babasından birinin veya ikisinin ihtiyarlıklarına yetişip de sonra cennete giremeyenin (yani onların rızasını alamayanın)," buyurdu.(Müslim, Birr, 3)
Anne ve babaya lâyık oldukları hizmet ve saygı gösterilmeli, onları üzecek her türlü davranıştan uzak durulmalıdır. Çünkü onlar bizim velînimetimizdir.
Hiç bir mazeret, onlara karşı saygıda kusur etmemizi haklı çıkarmaz.
YALAN VE YALAN ŞAHİTLİĞİ
Doğruluk, insanın en güzel sıfatlarındandır. Çünkü sözü ve üzü doğru olan kimseyi Allah Teâlâ sever.
Doğruluk, Peygamberlerde bulunması gerekli sıfatlardan birisidir.
Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de Peygamberlerini, bu sıfata sahip olmaları ile övmüştür.
Doğruluk, ahlâkın temeli ve bütün faziletlerin başıdır.
Doğruluk ne kadar övülmeye değer bir fazilet ise, bunun karşıtı olan yalancılık da o kadar yerilen kötü bir huydur.
Bu sebeblerdir ki, dinimiz yalan konuşmayı yasaklamış, onu büyük günahlardan saymıştır.
Yalan, insan için en kötü sıfat olan münafıklık alametidir. Yalan konuşan kimse ibadetlerini yapsa da yine münafıklık belirtisinden kurtulmuş olmaz.
Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
"Münafıkın belirtisi üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, söz verdiği zaman sözünde durmaz, kendisine bir şey emanet edildiği zaman hıyanet eder (onu korumaz)." (Buhari, İman, 24; Müslim, İman, 25)
Yalanın her çeşidi günahtır. Ancak öyle yalanlar vardır ki, onlarla haklı olan haksız çıkarılır ve gerçekler örtbas edilir. İşte yalan şahitliği bu tür yalanlardan biridir.
Hatır için, yahut -Allah korusun- çıkar için mahkemede yalan şahitliği yapmak büyük bir günahtır. Çünkü yalancı şahit adaleti gölgeler, hakkın kaybolmasına ve günahsız insanların eziyet görmelerine, mağdur olmalarına sebep olur. Böylece yalancı şahit, başkasının dünyasını yapacağım, gönlünü hoş edeceğim diye kendi gönlünü karartır ve ahiretini yıkar. Allah'ın gazabını ve azabını hakeder. Aleyhlerine şahitlik ettiği kimselerin de nefretini kazanır.
Şahitlik ettiğimiz davalı ve davacılar arasında yakınlarımız ve sevdiklerimiz de olsa yine şahitliği Allah için yapmak ve doğruyu söylemeliyiz.
Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de söyle buyuruyor:
"Ey mü'minler, adaleti titizlikle ayakta tutan; kendiniz, anne-babanız ve akrabalarınız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olunuz. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adeletten sapmayın, (şahitliği) eğer, büker, yahut şahitlik etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır." (Nisa, 135)
Peygamberimiz arkadaşlarına:
-Büyük günahların en büyüğünü size bildireyim mi?
buyurdu. Onlar:
-Evet, bildir, ey Allah'ın Peygamberi, dediler. Peygamberimiz:
-Allah'a ortak koşmak, anne ve babaya âsî olmak, buyurdu, sonra dayanmakta olduğu yerden doğrulup oturdu ve:
-İyi dinleyin, bir de yalan şahitliği, dedi ve bu sözü durmadan tekrar etmeye başladı. Arkadaşları, "Keşke sükut buyursalar" dediler. (Buhari, Şehadet, 10; Müslim, İman, 38)
Yalan şahitliği yapan kimse üç çeşit günah işlemiş oluyor. Birincisi, yalan konuşuyor, ikincisi, haksız olan kimseye yardım ediyor. Üçüncüsü de haklının mağdur olmasına sebep oluyor.
GIYBET(ÇEKİŞTİRME)
Gıybet, bir kimsenin müslüman kardeşini arkadan çekiştirmesidir, onda var olan bir eksikliği söyleyip onu ayıplamasıdır.
Peygamberimiz bir gün arkadaşlarına:
-Gıybet nedir, bilir misiniz? diye sordu. Onlar:
-Allah ve peygamberi daha iyi bilir, dediler. Peygamberimiz:
-Kardeşini gıyabında (arkasında) onun hoşlanmadığı bir şey ile anmandır, buyurdu. Dinleyenler:
-Dediğim kardeşimde varsa ne buyurursunuz? diye sordular. Peygamberimiz:
"Eğer dediğin ayıp kardeşinde varsa o zaman gıybet olur. Yoksa ona bühtan ve iftira etmiş olursun" buyurdu.
(Müslim, Birr, 20; Ebû Davud, Edep, 40)
Demek ki gıybet, bir insanın arkasından onun hoşlanmayacağı şeyleri söylemektir. Bunlar, onun fiziğiyle, soyu ile, ahlakıyla, kılık ve kıyafetiyle ve dini ile ilgili olabilir. Boyu kısadır, ailesi iyi değildir, gösterişe meraklıdır, yalancıdır, cimridir, güvenilmez gibi.
Bu ve benzeri kusurları din kardeşinin arkasından söylemek gıybettir ve iğrenç bir günahtır.
Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:
"Biriniz diğerini gıybet etmesin, sizden biri ölü kardeşinin etini yemek ister mi? Elbette bundan tiksindiniz. O halde Allah'tan korkunuz. Allah tevbeleri kabul eder. Çok esirger." (Hucurat, 12)
İnsan başkasının gıybetini niçin yapar? Büyük âlim İmam Gazâli, "gıybetin belli başlı sebeblerinden birinin kin olduğunu söylüyor. Bir kimse başkasına duyduğu kin sebebiyle onu çekiştirmekten ve aleyhinde konuşmaktan zevk alır" diyor. Halbuki mümin kin tutmaz.
Gıybetin bir başka sebebi de çekememezliktir. Genelde insan kendisinden üstün olan, toplum içerisinde saygınlığı bulunan ve bilgili olan kimseyi bu ve benzeri üstünlüklerinden dolayı çekemez ve onda gördüğü bazı kusurları söyleyerek onu ayıblamaya çalışır.
Şu örnek gıybeti çok güzel anlatıyor. Hz. Aişe validemiz diyor ki, ben bir gün Peygamberimize:
-Ey Allah'ın elçisi, Safiyye'nin -ki bu da Peygamberimizin eşi idi- kısa boylu olduğunu kasdederek, şöyle böyle oluşu sana yeter, demiştim de. Peygamberimiz:
-Aişe, öyle bir söz söyledin ki, eğer o söz denizin suyu ile karışsa, her halde onu bozardı, buyurdu.(Ebû Davud, Edep, 38)
Peygamberimiz, müslüman kardeşini arkasından çekiştirenlerin kıyamet gününde korkunç bir şekilde azap edileceklerini bildirmiş söyle buyurmuştur:
"Ben miraç ettirildiğim gece, bir topluluğun yanından geçtim. Bunlar bakırdan tırnaklarıyla yüzlerini ve göğüslerini tırmalıyorlardı. Ben:
-Ey Cebrail, bunlar kimlerdir? diye sordum. Cebrail aleyhi'sselâm:
-Bunlar, insanların etlerini yiyen -gıybet eden- ler, onların iffet ve şereflerine dokunanlardır, dedi." (Ebu Davud, Edep, 40)
Gıybet etmek günah olduğu gibi yapılan gıybeti dinlemek de günahtır. Müslüman kardeşi bir yerde çekiştirilirken, onun iffet ve namusuna dil uzatılırken, bunu duyan kimseye düşen, ona mani olmaktır. Çünkü bir müslümanın kanı ve malı gibi ırz ve namusu da dokunulmazdır.
Peygamberimiz buyuruyor:
"Bir kimse, kardeşinin ırz ve şerefini çekiştirene karşı onu savunursa Allah Teâlâ kıyamet günü o kimseyi cehennemden uzaklaştırır." (Tirmizi, Birr, 20)
Müslüman kardeşini arkadan çekiştirerek günaha giren kimse bu günahtan kurtulmak için tevbe etmesi yeterli olmaz. Hem tevbe edecek hem de gıybet ettiği kardeşinden helâllik dileyecektir. Ancak o zaman bu günahtan kurtulmuş olur.
KOĞUCULUK
Dinimizin yasakladığı ve büyük günahlardan saydığı çirkin davranışlardan birisi de koğuculuktur.
Koğuculuk, ara bozmak için birinden laf alıp diğerine götürmektir. Bu kötü huy mü'mine yakışmaz. Bu davranış insanları birbirine düşürür, kardeşi kardeşe düşman eder. Aileyi parçalar ve büyük fitnelere sebep olur.
İbn Abbas (r.a.) diyor ki, Peygamberimiz iki mezarın yanından geçerken:
- Bu mezarlarda yatanlar azap görüyorlar. Hem de (kendilerince) azap görmeleri büyük bir şey için değildir,
buyurdu ve sözüne devam ederek:
-Evet (onlar her ne kadar bunu basit görüyorlarsa da) günahları büyüktür. Biri idrardan sakınmaz, iyice temizlenmezdi. Diğeri de koğuculuk yapardı, buyurdu. (Buhari, Cenaiz, 89; Müslim, Tahare, 111)
Yine Peygamberimiz buyurur:
"Ara bozmak için laf götürüp getiren kimse cennet'e giremez." (Buhari, Edep, 50; Müslim, İman, 45)
"Şüphesiz insanların en kötü olanları da iki yüzlü kimselerdir ki, birine bir yüzle diğerine başka bir yüzle gelirler." (Buhari, Cenaiz, 82; Edeb, 49)
Kur'an-ı Kerim, ayıp araştıran ve koğuculuk yapan kimselere itibar edilmemesini ve yaptıklarının hoş karşılanmamasını öğütlemektedir. Şöyle buyuruluyor:
"Ayıp araştıran, koğucukla söz gezdiren kimseye sakın ilgi duyma." (Kalem, 11)
Peygamberimiz âyet-i kerimedeki uyarıya aynen uyardı. Arkadaşlarından hiçbiri hakkında kendisine söz getirilmesini hoş karşılamaz ve:
"Arkadaşlarımdan hiçbiri diğeri hakkında hoşlanmayacağım bir şeyi bana ulaştırmasın. Çünkü ben, hepinize salim bir kalb ile -sevgi dolu gönül ile- çıkmayı isterim." (Ebû Davud, Edep, 33) buyurur ve arkadaşlarının böyle çirkin bir davranış içine girmelerine izin vermezdi.
Koğuculuk yapmak günah olduğu gibi insanların güvensizliğini kazanmaya da sebebtir.
SU-İ ZAN
Büyük günahlardan birisi de sû-i zan'dır ki, bu da başkasını kötü sanmaktır.
Zan, kesin bilgiye dayanmaz. Kesin bilgi olmadan bir kimse hakkında hüküm vermek, söz söylemek yanlış olur. Kur'an-ı Kerim'de:
"İyice bilmediğin bir şeyin ardına düşme." (İsra, 36)
İyice bilmediğimiz ve görmediğimiz şeyler hakkında konuşmamamız emrediliyor. Çünkü insanın duyduğu şeylerin çoğu yalan, bir kısmı da kin ve garazın ürünü olabilir. Bunu kesin bir bilgi gibi yaymak pişmanlık getirir. Bunun için Peygamberimiz: "Her işittiğini söylemek insana yalan olarak yeter." (Müslim, İman, 3)
Her duyduğumuz, gerçek değildir. Gerçek olduğunu farzetsek bile onu başkalarına söylememiz gerekmez. Hele gerçek değilse o takdirde araştırma yapmadan, doğruluğu kesin olarak anlaşılmadan onu nakledecek olursak sorumlu oluruz.
Bazı kimselerin söz ve davranışlarına bakarak onlar hakkında tahminle hüküm yürütmek hatadır, günahtır.
Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulmustur:
"Ey mü'minler, zannın çoğundan sakının, zira zannın bazısı vardır ki, günahtır." (Hucurat, 12)
Peygamberimiz de şöyle buyuruyor:
"Kötü zanda bulunmaktan sakının. Çünkü zan, sözlerin en yalanıdır." (Buhari, Edeb, 58; Müslim, Birr, 9)
Görülüyor ki, kötü zanda bulunmak ve başkalarının gizli kusur ve ayıplarını araştırmak günahtır.
Tabii zannın hepsi günah değildir. Çünkü âyet-i kerime'de bazı zannın günah olduğu bildirilmektedir. O halde günah olmayan zan da vardır. Hüsn-ü zan -iyi sanmak- günah olmayan zandandır. Hatta hüsn-ü zanda bulunmak tavsiye edilmektedir. Nitekim Peygamberimiz:
"Sizden biriniz sakın Allah'a hüsn-ü zan etmeden ölmesin." (Müslim, Cennet, 19) buyurulmuştur.
İyi sandığımız kimse, zannettiğimiz gibi değil ise bizim için bunda bir sorumluluk yoktur. Çünkü biz kesin bir bilgiye sahip olmadığımız kimseler hakkında ancak iyi zanda bulunabiliriz. Şayet kötü zanda bulunduğumuz kimse, bizim zannettiğimiz gibi değil de iyi bir kimse ise, o takdirde biz Allah'ın emrine aykırı hareket etmiş olmakla günah işlemiş oluruz.
ALAY ETMEK
Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona haksızlık etmez. Onun malına ve ırzına tecavüz etmez. Onu aldatmaz. Onunla alay etmez. Onu kıracak söz ve davranışlardan uzak durur. Kendisine yapılmasını istemediği bir işi ona da yapmaz. Onu sever, malını, şerefini ve namusunu korur.
Müslüman kardeşi ile alay etmek, onu incitecek söz söylemek ve kötü ad takmak büyük günahlardandır.
Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruluyor:
"Ey iman edenler, bir topluluk bir başka topluluğu alaya almasın. Belki de onlar kendilerinden daha iyidir. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın. Birbirinizi kötü lâkaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir isimdir. Kim de tevbe etmezse, böylesi kimseler zalimlerdir." (Hucurat, 11)
Peygamberimiz de:
"Birbirinize haset etmeyiniz. Alış-verişte birbirinizi aldatmayınız. Birbirinize dargın durmayınız ve birbirinizden yüz çevirmeyiniz. Birbirinizin bitmek üzere olan pazarlığını bozmayınız. Allah'ın kulları kardeş olunuz.
Müslüman, müslümanın kardeşidir; ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz, ona hor bakmaz" buyurmuş, sonra da üç defa göğsüne işaret ederek:
"Takva işte buradadır. Bir kimsenin kötü olabilmesi için müslüman kardeşini hor görmesi yeter. Müslümanın müslümana kanı, malı, ırzı haramdır." (Müslim, Birr, 10) buyurmuş ve müslümanı hor görmenin ne kadar kötü bir davranış olduğunu bildirmiştir.
Bir insan, kendisi gibi insan olan bir başkası ile niçin alay eder? Ona değer vermediği, akıl ve zekâsını beğenmediği ve doğuştan onda var olan bir eksikliği için alay eder. Bu ise doğru değildir. Bu ölçü olmaz. Bunu ölçü olarak kullanmak yanlıştır. Çünkü insan Allah'ın en üstün yaratığıdır. Saygınlığı vardır. Allah'ın itibar ettiği insanı hakir görmek büyük hatadır. Kaldı ki, bilmiyoruz, belki de alay edilen kimse Allah katında alay edenden daha değerlidir.
Allah Teâlâ, gerek el ile gerek dil ile şunu bunu itip kakmayı, kırıp incitmeyi âdet edinmiş kimselerle ilgili olarak şöyle buyuruyor:
"Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi ve başkalarını ayıplamayı ve servet biriktirip onu saymayı âdet edinenlere yazıklar olsun. O, malının kendisini ebedi kılacağını mı zanneder? Hayır, andolsun o Hutame'ye atılır. Hutame'nin ne olduğu sana söylendi mi? Allah'ın tutuşturulmuş, yandıkça tırmanıp kalblerin tâ üstüne çıkan ateştir. Onlar bu ateşin içinde sütunlara bağlanmışlar ve o vaziyette kapılar üzerine kapatılmıştır." (Hümeze Suresi)
İşte başkası ile alay etmek, onu incitecek söz ve davranışta bulunmak yasaktır, günahtır. Müslüman değil bir insana, diğer canlılara bile eziyet etmeyecektir. Çünkü dinimiz başta insan olmak üzere bütün canlılara eziyet etmeyi yasaklamıştır.
HİLE YAPMAK
İslâmiyet, doğruluğa büyük önem verir. Her iş ve sözde doğru olmayı ahlâkın temeli ve bütün faziletlerin başı sayar.
Dinimiz yalan konuşmayı haram kıldığı gibi, iş ve ticarette hile yapmayı, müslümanı aldatmayı da haram kılmış ve bunu büyük günahlardan saymıştır.
Bir insanın müslüman kardeşini, onun saflığından yararlanarak aldatması, gerçekten çok kötü bir huy, çirkin bir davranıştır.
Peygamberimiz bir defasında pazar yerinde bir tahıl yığınının yanından geçerken, elini bu yığının içine soktu ve parmakları ıslandı. Bunun üzerine tahıl sahibine:
-Bu nedir? diye sordu. Adam:
-Yağmurda ıslandı, ey Allah'ın Peygamberi, diye cevap verdi. Peygamberimiz:
-Islak kısmını üste koysan da insanlar görse olmaz mı? Bize hile yapan, bizi aldatan bizden değildir" buyurdu. (Müslim, İman, 43)
Başkasına ait olan bir malı çalmak, hile yapmak nasıl haramsa, ticaret ve alış verişte eksik ölçmek ve yanlış tartmak da aynı şekilde haram ve günahtır.
Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruyor:
"İnsanlardan alırken ölçüp tarttıklarında tam, onlara vermek için ölçüp düşünmezler mi ki, kendileri büyük bir günde hesap vermek için diriltilecekler. Öyle bir gün ki, insanlar O günde âlemlerin Rabbinin huzurunda divan duracaklar." (Mutaffifîn, 1-6)
Bir gün İbn Ömer (r.a.) bu âyetleri okuyordu. "O gün insanlar, âlemlerin rabbi olan Allah'ın huzurunda divan duracaklar." âyetine gelince, kendini tutamayıp ağlamaya başlamıştır. Çünkü o gün öyle bir gündür ki, her hak sahibine hakkı verilecek ve hiç kimseye haksızlık yapılmayacaktır. Buna inanan kimse, başkasını aldatmaz. Kimseye hile ve haksızlık yapmaz.
KİBİR(BÜYÜKLÜK TASLAMA)
Büyük günahlardan birisi de kibirdir. Kişinin kendini beğenmesi ve başkalarına karşı böbürlenmesidir.
Bu kötü huy, insanların birbirin sevmesine ve birbiriyle kaynaşmalarına engeldir. Kendini beğenen kimseyi Allah sevmediği gibi insanlar da sevmezler. Bunun içindir ki, Kur'an-ı Kerim'de alçak gönüllülük övülmüş, kibir yani kendini beğenme ve böbürlenme yerilmiştir.
Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
"Kibirlenip insanlardan yüzünü çevirme. Yeryüzünde çalımla yürüme. Çünkü Allah kurulup övünenlerin hiçbirini sevmez." (Lokman, 18)
"O ahiret yurdunu yeryüzünde kendilerini büyük görmek ve fesat çıkarmak istemeyenlere tahsis ederiz. Son kazanç müttakilerindir." (Kasas, 83)
"Allah büyüklük taslayanları sevmez." (Nahl, 23)
Peygamberimiz de şöyle buyurmuşlardır:
"Cehennemlikleri size haber vereyim mi? Onlar katı yürekli, malını hayırdan esirgeyen kibirli kimselerdir.(Buhari, Kalem Suresi Tefsiri,; Müslim, Kitabu'l-Cenne, 13.)
"Çalım satarak elbisesini sürükleyen kimseye, Allah Teâlâ kıyamet gününde rahmet nazariyle bakmaz." (Müslim, Libas, 9)
Peygamberimiz:
"Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse Cennet'e giremez" buyurdu. Ashabtan (Mali b. Minare):
"Ey Allah'ın Resulü, insan elbisesinin ve ayakkabısının güzel olmasını sever" dedi. Peygamberimiz:
"Allah güzeldir, güzelliği sever. Kibir ise hakkı kabul etmemek ve insanları hor görmektir." buyurarak (Müslim, İman, 39) temiz giyinmenin, üst baş, kılık ve kıyafet düzgünlüğüne özen göstermenin kibirle bir ilgisi bulunmadığını bildirmiştir.
Büyüklük Allah'a mahsustur. Kula yaraşan tevazu, alçak gönüllülüktür. Allah'a has bir sıfata kulun talip olması doğru değildir. Nitekim Peygamberimiz,
"Yücelik ve ululuğun Allah'ın şanına lâyık sıfatlar olduğunu, bu sıfatlardan bir tanesinde Allah'a ortak olmak isteyenleri Allah'ın azab edeceğini" (Müslim, Birr, 38) bildirmiştir.
Müslümana yaraşan alçak gönüllü olmak ve böylece hem Allah'ın hem de insanların sevgisini kazanmaktır.
FARZ OLAN İBADETLERİ TERKETMEK
İnsanı yaratan ve ona sayısız nimetler veren Allah Teâlâ'nın kullan üzerinde bir hakkı vardır. Bu, ibadettir. Mü'minler Allah'ın bu hakkına riâyet ettikleri yani ibadet görevlerini yerine getirdikleri takdirde Allah katında değer kazanırlar, ibadet görevlerini yerine getirmeyenler ise bundan mahrum olurlar.
Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
"Ey Muhammed, de ki, ibadetiniz olmasa Rabbım size ne diye değer versin." (Furkan, 77)
Elbette ibadet, insana Allah katında değer kazandırır. Çünkü yaratılışımızın gayesi, Allah'ı tanımak ve O'na ibadet etmektir. Bu konuda Kur'an-ı Kerim'de söyle buyurulmuştur:
"Ben cinleri ve insanları bana ibadet etsinler diye yarattım." (Zariyat, 56)
Farz Olan İbadetler Şunlardır
1- Kelime-i Şehadet: Allah'tan başka ilah olmadığına, Hz. Muhammed'in Allah'ın Peygamberi olduğuna şahitlik etmek. Yani bu anlamdaki "Eşhedü en la ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Resülûh" kelime-i şehadeti dil ile söylemek.
2- Namaz Kılmak: Erginlik çağına gelen ve akıllı olan her müslümanın günde beş vakit namaz kılmasıdır.
3- Zekât Vermek: Zengin olan müslümanların mal ve paralarının belirli miktarını yoksullara vermeleridir.
4- Hacca Gitmek: Gücü yetenlerin ömürlerinde bir defa hac görevini yerine getirmeleridir.
5- Ramazan Orucunu Tutmak: Erginlik çağına gelen ve akıllı olan müslümanların her yıl Ramazan ayını oruç tutmalarıdır.
İşte İslâm'ın farz kıldığı ibadetler bunlardır.
Bu ibadetleri, şartlarını taşıyan her müslümanın yerine getirmesi farzdır, gereklidir.
Şartlarını taşıdığı halde bu ibadetleri yapmamak büyük günahlardandır.
Örnek olarak namazı ele alalım. Erginlik çağına gelmiş aklı başında olan kadın ve erkek günde beş vakit namaz kılmakla yükümlüdür. Bu yükümlülüğünü dikkate almayıp namazı kılmayan kimse büyük günah işlemiş olur.
Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruluyor:
"Onların peşinden öyle bir nesil geldi ki, bunlar namazı bıraktılar; nefislerinin arzularına uydular. Bu yüzden ilerde azgınlıklarının cezasını çekeceklerdir." (Meryem, 59)
Diğer ibadetler de namaz gibidir. Terkedilmeleri büyük günahtır.
TEVBE ETMEK
İnsan olarak herkes günah işleyebilir. Peygamberler hariç, hiç kimse masum değil, yani günah işlemekten korunmuş değildir.
Peygamberimiz buyuruyor:
"İnsanoğlunun hepsi günah işler. Günah işleyenlerin en hayırlısı ise (işledikleri günaha pişman olup) tevbe edenlerdir." (İbn Mace, Zühd, 30)
Görülüyor ki, Peygamberimiz, insanın hatasız olmayacağını bildiriyor, insan, bilerek olsun yanılarak olsun günah işleyebilir. Bu konuda ne kadar titiz davranırsa davransın hiç hatasız ve günahsız olamaz. Ancak insanlar birbirlerine nisbetle çok günahkâr, az günahkâr olabilirler.
Ne olursa olsun insan hiçbir vakit ümitsizliğe düşmemeli, yaptığı hatalardan pişmanlık duyarak Allah'a yönelmeli, O'ndan af ve bağış dilemelidir. Çünkü Allah Teâlâ sonsuz merhamet sahibidir, içtenlikle kendisine tevbe edenlerin tevbelerini kabul eder.
Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
"Allah, kullarından tevbeyi kabul eden, kötülükleri bağışlayan ve yaptıklarınızı bilendir." (Şûra, 25)
"Onlar bir kötülük yaptıklarında ya da kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı hatırlayıp günahlarından hemen tevbe istiğfar ederler. Zaten günahtan Allah'tan başka kim bağışlayabilir ki. Bir de onlar işledikleri kötülüklerde bile bile ısrar etmezler." (Âl-i İmran, 135)
Her ne suretle olursa olsun işlediğimiz günahlar için tevbe etmemizi Allah Teâlâ emrediyor.
Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruluyor:
"Ey mü'minler, hepiniz Allah'a tevbe ediniz ki, felah bulaşınız." (Nûr, 8)
"Ey iman edenler, bir daha (günaha) dönmeyecek tevbe ile tevbe ediniz." (Tahrim, 8)
Peygamberimiz de bu konuda şöyle buyuruyor:
"Ey insanlar, Allah'a tevbe edin ve O'ndan mağfiret dileyin, ben günde yüz kere tevbe ediyorum." (Müslim, Zikr, 12)
Tevbenin sözlük anlamı, dönmektir. Dindeki anlamı ise işlenen günaha pişman olup, bir daha işlemeyeceğine dair Allah'a söz vermek ve O'ndan af dilemektir.
Tevbe, günahlardan aklanma yoludur. Kirlenen vücudumuz su ile temizlendiği gibi günahla kirlenen manevi bünyemiz de tevbe ile aklanır.
Allah Teâlâ, bir lütuf olarak, tevbe kapısını açık tutmuştur. Kul kendi iradesi ile Allah'a yöneldiği ve O'ndan af ve bağış dilediği zaman Cenab-ı Hak onun tevbesini kabul eder. Ancak kul yapacağı tevbeyi son nefesine kadar geciktirmemeli, hatanın hemen peşinden tevbe etmelidir.
Her ne kadar mü'minin son nefesindeki tevbesinin makbul olacağı umulur ise de bu kadar önemli bir işi geciktirmek doğru olmaz.
Allah Teâlâ buyuruyor:
"Allah'ın kabul edeceği tevbe, ancak bilmeden kötülük edip de sonra tezelden tevbe edenlerin tevbesidir; işte Allah, bunların tevbesini kabul eder. Allah, her şeyi bilendir, hikmet sahibidir. Yoksa kötülükleri yapıp yapıp da içlerinden birine ölüm gelince, "Ben şimdi tevbe ettim" diyen ve kâfir olarak ölenler için (kabul edilecek) tevbe yoktur. Onlar için acı bir azap hazırlanmıştır." (Nisa, 17-18)
Demek ki can boğaza gelmeden ve henüz yaşamaktan ümidini kesmeden önce küfürden tevbe kabul edilir. Fakat can çekişme durumunda yaşama ümidi kalmamış olan kimsenin küfürden tevbe ederek iman etmesi geçerli değildir.
Fakat günahkâr mü'minin son nefesdeki tevbesi bile makbuldür. Allah'tan ümid kesilmez.
İnsanın işlediği günahlar iki kısımdır.
Bir kısmı, içki içmek gibi kul hakkı ile ilgisi olmayıp, yalnız Allah'a karşı işlenmiş günahlardır.
Bu gibi günahlardan yapılacak tevbenin usûlüne uygun yapılmış tevbe olması için üç şartın yerine getirilmesi lazımdır.
Bunlar:
a) Günahı terketmek,
b) Yaptığına pişman olmak,
c) Bir daha yapmamaya karar vermek.
Günahı terketmeden yapılmış olan tevbe ile yine günaha pişman olmadan ve aynı günahı bir daha işlememeye karar vermeden yapılacak tevbe, usulüne uygun yapılmış tevbe sayılmaz. Bu, içki içmekte olan kimsenin, "Ben içkiye tevbe ettim" demesine benzer ki, böyle tevbe olmaz.
Diğer bir kısmı da, hırsızlık yapmak ve haksız yere adam öldürmek gibi insan hakkıyla ilgili olan günahlardır.
Bu gibi günahlardan tevbe etmenin, yukardaki şartlara ilaveten bir şartı daha vardır ki, o da, hak sahibine hakkını vermek yahut ondan helâllik almaktır.
İşte, işlenen günaha göre şartlarına uyarak yapılan tevbe makbul olur ve Allah Teâlâ, tevbe edeni bağışlar, emrine uyarak tevbe ettiği için de ondan razı olur.
Peygamberimiz buyuruyor:
"Kulunun tevbesinden dolayı Allah Teâlâ'nın sevinci, sizden birinizin ıssız çölde devesini kaybedip de tekrar bulduğundaki sevincinden daha fazladır." (Buhari, Daavat, 4; Müslim, Tevbe, 1)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder